"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

503 Ertuğrul söyle bakalım

ECE Ayhan’ın şiiri aklıma geliyor.Gerilere, çok gerilere dönebilsem.Namık Kemal Lisesi’nin tahta sıralarındaki "503 Ertuğrul Özkök" olabilsem.

"Devlet" dersinden, "Vatan" dersinden sözlüye kalksam ve hocam bana sorsa:

"503 Ertuğrul, vatan nedir?"

""Vatan", dün, bugün cenazelerini kaldırdığımız o genç bedenlerin tabutlarının üzerinde yazan vilayetlerden oluşan kutsal bir zincirdir hocam."

Ve arkasından başlasam 81 vilayeti tek tek saymaya.

Denizli, Malatya, Çorum, Diyarbakır, Niğde, Konya, Samsun, Erzurum, Şanlıurfa, Kars, Afyonkarahisar...

Evet, vatan, şehitliklerde yatan çocukların el ele tutunup oluşturdukları zincirin hudut haline dönüşmüş şeklidir.

Bu, bazılarınızın, "Vatan millet Sakarya" diye alay ettiği hamasi bir duygu değil, milli bir hakikatin ta kendisidir.

* * *

Önceki gün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı aradım.

Hayatımda ilk defa bir genelkurmay başkanını "gazetecilik" saiki ile aramadım.

Sadece, boğazıma düğümlenen bir duyguyu, direkt olarak ona iletmek arzusuyla aradım.

Başsağlığı dilemek için.

Dağlarda savaşan o çocukların komutanı olarak bu duygumu ona aktarmak istedim.

Dün bana döndü ve aramızda kısa, ama çok kısa bir konuşma geçti.

"Başımız sağolsun. Her şeyimizle, ama en çok duygularımızla arkanızdayız" dedim.

O kadar.

İki küçük cümle.

O da bana iki cümleyle cevap verdi.

"Teşekkür ederim. Ne yazık ki mücadelenin tabiatında bu da var."

Bir asker başka ne diyebilir ki...

* * *

Dün polis teşkilatından bir yetkili de beni aradı.

"Hürriyet’in birinci sayfasına bakarken çok etkilendik. Hepimiz bu mücadelenin içinde olmalıyız. Bir şey dikkatimizi çekti. Şehit çocuklarımızın büyük bölümü 1986 doğumlu. Demek ki biz o dağlarda mücadele ederken, o çocuklar henüz doğmamışlar bile."

Düşündüm.

1986 yılında çocuğu henüz doğmuş bir anne, o gün kucağında taşıdığı çocuğunun 20 yıl sonra tabutlar içinde taşınacağını hayal edebilir miydi?

Etseydi o 20 yıl kim bilir ne kábusa dönerdi.

Komutanın sözleri kulaklarımda çınladı:

"Maalesef mücadelenin tabiatında bu da var."

* * *

Evet bu da var.

Ama, bizlerin, dağlara çıkmayan, sınır boylarında kalleş pusulara meydan okumayan, elde silah eşkıya aramayan bizlerin de olması gereken bir şeyler yok mu?

Hem olması, hem vermesi gereken bir şeyler yok mu...

Mesela...

Hiç olmazsa böyle günlerde cephe gerisinde hırgüre son vermek, bizi bölen konuları bir süre için rafa kaldırmak gibi bazı şeyler.

El ele vermiş bedenleriyle vatan zinciri oluşturan o "düşmüş çocukların" arkasında, ele ele, omuz omuza durmak gibi bir şeyler.

Katlanılamayacak bir fedakárlık mı olurdu?

Ödeyemeyeceğimiz bir borcun altına mı girerdik?

Üç beş anayasa maddesi, oraya buraya sokuşturmak istediğimiz birkaç madde, bu milli ruhu oluşturmaktan çok mu daha önemlidir?

Her gün damarlarımıza kavga zerk edecek kadar ağır bir kin ve nefret bağımlısı mıyız?

* * *

Bir gün geriye dönebilseydim ve tahtaya kalktığımda hocam bana "503 Ertuğrul, söyle bakalım vatan nedir" diye sorsaydı.

Bir de şu cevabı verirdim.

"Gün geldiğinde, kin ve nefreti unutabilmektir hocam..."
X