"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

40 yıl düşünsem... 40 yaşına Hindistan’da gireceğim aklıma gelmezdi

Şşşşşşşşşt!<br><br>Alya uyudu.

Sevgilimle parmak ucunda evi terk ediyoruz.

Ne tuhaf!

Anne-baba-çocuk üçlüsü olmaya da bayılıyorum, ama onu geride bırakmaya da...

Önce içim cız ediyor, “Yavrucak, sabah uyanınca annesi olmayacak!” diyorum... Abartıyorum...

Dram yapıyorum...

Ama sonra...

Yaşasın özgürlük!

Yaşasın çocuksuz sevgililik!

40 yıl düşünsem... 40 yaşına Hindistan’da gireceğim aklıma gelmezdi


*


Tabii ki bir sürü şey değişiyor Alya’sız olunca...

Erotizm tekrar hayatımıza giriyor.

Alya bir yerlerden çıkıp gelecek diye çabuk çabuk sevişmemiz gerekmiyor.

Yatağımızı paylaşmamız icap etmiyor.

Anne-baba rolü eksilince hafifliyoruz.

Dokunmalar, bakışmalar, imalar.

Daha uçarı, daha çapkın, daha gözü kara, daha az sorumluluk sahibi oluyoruz.

Sadece bize ait o kimsenin anlamadığı dile, esprilere geri dönüyoruz.

 

*
 

Havaalanında iki şişe şampanya alıyorum.

Çaktırmadan.

Şimdi kocaman çantalar moda ya...

Ben bile girebilirim içine.

Sevgilim anlamıyor.

Biri rose, sabah kahvaltısı için, diğeri normal bildiğimiz şampanya, akşam için...

Şimdi görse diyecek ki, “Niye alıyorsun, ne gereği var?”

Var işte...

Orada kıyamet kadar para ödemekten iyidir.

*
 

Heyecanlıyım...

Hindistan’a gidiyoruz.

Benim ilk seferim.

Sevgilim 30 kere filan gitmiştir.

O, oradan çok hazzetmeyenlerden.

Zaten iki tür insan var:

1- Hindistan’a bayılanlar, ayılanlar, âşık olanlar...

2- Sefaletten, fakirlikten, pislikten başta bir şey görmeyenler, mecburen gidenler...

Ben kendi durumumu açıkçası merak ediyorum.

Bakalım ne hissedeceğim?

O kültürü daha yakından tanımak istiyorum.

Bu seferki ancak “Hindistan’a Giriş 1” filan olabilir.

Adam gibi Hindistan filan göreceğimiz yok. Delhi’ye uçuyoruz, oradan da Agra’ya...

İstikamet Tac...

Tac Mahal’e...

Kimileri tapon buluyor.

“Taş yığını ne olacak, bunca yer varken oraya mı gidilir?” diyor.

Ben romantiğim.

Yeryüzünde aşka adanmış en etkileyici anıt olması, 400 yıldır orada bütün haşmetiyle dikilip durması, bir erkeğin çok sevdiği karısı için ölümünden sonra yaptırmış olması...

En önemlisi de sevgilimin daha önce görüp beğenmiş olması benim için yeterli.

Çok güzel anlattı bana orayı.

“Şah Cihan” en sevdiği karısı Mümtaz Banu için yaptırmış. Büyük aşkmış. Mümtaz Banu 19 yaşındaymış, Şah Cihan 20. 19 yıl evli kalmışlar, 14 çocukları olmuş. Ama kadın gerçekten sıkı kadınmış, 9 aylık hamileyken bile eşinin yanında onunla savaşa gidermiş. Ne var ki, 14’üncü çocuklarını doğururken ölüyor. Adam da onun ardından, dünyada eşi benzeri olmayan bir yer yaptırıyor. Tam 22 yıl sürüyor, 20 bin kişi çalışıyor. 400 yıldır aşkın kanıtı olarak orada duruyor. Ve parlıyor, ay ışığından daha beyaz...

Bu arada, dünyanın 7 harikasından biri. Hatta birincisi. Neden? Çünkü çok kalabalık bir ülke, bütün Hintliler SMS atınca, oylamada her zaman birinci çıkıyor.

Bizim Ayasofya hesabı...

*


Ben biliyorum, sevgilim onu şöyle hatırlamamı istiyor:

Beni dünyadaki en güzel yerlere götüren adam.

Gerçekten de öyle...

En güzel otellerde onunla kaldım.

Bu kaldığımız otel de çok güzeldi, The Oberio, Amarvillas...

Hindistan’da anladığım kadarıyla risk filan almıyorsunuz, uyduruk olacağını düşündüğünüz hiçbir yerde kalmıyorsunuz. Bu otelin özelliği de banyo küvetinde uzanırken bile Tac Mahal’i görüyor olmanız.

Tabak gibi karşınızda!

Duvarınıza astığınız bir tablo gibi.

Oteldeki her yerden görünüyor, çünkü Tac da büyük bir yapı, yüksekliği Boğaz Köprüsü kadar...

*
 

Odaya girince bütün otel odalarında yaptığım gibi iciğine ciciğine bakıyorum. Çekmeceleri karıştırıyorum.

Çalmamı gerektirecek sabunlar, duş jelleri var mı? Televizyonda hangi kanallar var...Yatak rahat mı? Yatakta zıplıyorum.

Her şey süper.

Sonra çantadaki şampanyaları mini bara sokmaya çalışırken enseleniyorum.

Allah’tan sevgilim ses çıkarmıyor, doğum günüm ya...

Rose’yi açıyoruz, balkonda kahvaltı yapıyoruz...

Oh be dünya varmış!

*
 

Rehberimizle birlikte Tac Mahal’e gidiyoruz.

Karşımda gördüğümde...

Ne yalan söyleyeyim, ağlamak istiyorum.

Öye bir his geliyor.

Bir kapıdan giriyorsunuz, önce kubbeli bir yapı görüyorsunuz, Sinbad’ın masalsı sarayı gibi, bir adım sonra iki minare ekleniyor, bir adım sonra iki minare daha...

Bir simetri harikası.

Bir de öyle dokunaklı ki hikâyesi, insanın kalbini kâğıt gibi büküyor...

Şahane bir köprü de yaptırabilirdi, dillere destan bir cami de... Ama Şah Cihan karısı için bir mezar, bir saray-türbe yaptırıyor. Dünyada bir kadın için yaptırılmış böyle bir yer, böyle bir güzellik, böyle bir anıt yok. 22 yıl sonra bittiğinde, karısının mezarına gidiyor, “Seni hâlâ seviyorum ama artık buraya gelmeyeceğim, senin huzur içinde uyumanı istiyorum” diyor.

Kendisine de Yumana Nehrinin öteki tarafında siyah mermerden bir Tac Mahal daha yaptırmak istemiş. Ama kadere bakın ki, uğruna Tac Mahal’i yaptırdığı Mümtaz Banu’dan olan oğlu, gözünü iktidar hırsı bürüdüğü için diğer iki erkek kardeşini öldürüp, babasını da Agra Kalesi’nde hapse attırmış.

Adamcağız 8 yıl sonra da ölmüş.

O yıllarda insanlar uzun yaşamazmış, hükümdarlar da erkence öldükleri için oğulları iktidara ulaşabilirlermiş ama Şah Cihan çok uzun yaşamış, o yüzden oğul, “Ben hiç iktidar olamayacak mıyım?” diye darbe yapmış ve Hindistan’ın en sevilen şahının ölümüne neden olmuş.

Kızlarından biri babasını, Tac Mahal’deki annesinin yanına gömmüş.

Simetriyi bozan tek şey de Şah Cihan’ın mezarı zaten.

*


Ben âşık oldum...

Hindistan’a...

O renklere, o kültüre, yerçekiminin olmayışına...

Geleneğinin gücüne...

Yaşamın uçarılığına...

Her şeyin bir film karesi tadında oluşuna...

“Aman Allah’ım, müthiş, müthiş! İnsanlığın beşiğindeyim” deyip duruyorum.

İçimden de Hindistan’ı acımasızca eleştirenlere, pis diye küçümseyenlere kızıyorum.

Hatta sevgilime diyorum ki, “O kadar bayıldım ki bu ülkeye... Dubai’den Hindistan’a taşınalım desen koşa koşa gelirim. Burada hayat var, canlılık var, şu büyüleyici renklere bak...”

O benim heyecanım karşısında ince ince gülümsüyor, “Sen yine de dişlerini oteldeki musluğun suyuyla fırçalama” diyor...

Salata filan yememe de izin vermiyor, ben de “Abartıyorsun!” diyorum...

En iyi otelde bile önlem almalıymışız...

O iki gün zaten sarhoştum ben.

Biraz şampanyalar, biraz da sevgilimin acayip ihtimamı yüzünden...

“40 olmak şahane bir şey!” diyorum.

“İyi ki Hindistan’dayım, iyi ki getirmişsin beni buraya...”

O gazla...

“Geriye uçakla dönmeyelim” deme gafletinde bulunuyorum...

Etrafı daha iyi görmek istiyorum, daha çok tanımak istiyorum...

“Haydi gel Delhi’ye arabayla gidelim...”

Sevgilimin gözlerinde bir an o tereddüdü görüyorum.

Ama ben dünyanın en inat kadınıyım, şansımı zorluyorum.

“Peki” diyor, “Sen istedin...”

Topu topu 200 km...

Uçakla yarım saatte gelmişiz, arabayla da bilemedim 3 saat sürer...

Diye düşünüyorum.

*
 

Arkadaşlar!

O 168 km’lik yol, tam 7 saat sürdü.

Ben Hindistan gerçeğini işte o zaman, orada gördüm.

O güne kadar da hayatımda böyle bir şey görmemiştim.

Trafik kazasında 6 kişi ölmüş, haber değeri bile yok, en sıradan şeylerden biri, çünkü her an her dakika birileri ölüyor.

Yol da güya anayol ama toprak ve çamur.

Ve Delhi gibi büyük bir şehre sadece 200 km uzaklıktayız.

Ama zannedersin dağın başı...

Korku filmi gibiydi her şey...

Ben resmen öleceğiz diye korktum.

Öyle bir yol ki, sözcüklerim yetmez anlatmaya, inekler, çekçekler, bisikletler, motosikletler, yayalar, gaz maskesitakmış gibi görünen kamyonlar, Nuh nebiden kalma arabalar hepsi bir arada...

Kuralsızlığın kuralları geçerli. Kimsenin kimseye aldırdığı yok.

Klaksonlar çalınıyor. Herkes herkese çarpabilir.

“Herhangi bir kaza olmuyorsa, tesadüfen!” hissine kapılıyorsun.

Orada kalp krizi geçirsen seni bir hastaneye yetiştirmelerine imkân yok, yetiştirseler de ölürsün zaten.

Yollarda nasıl bir sefillik, nasıl bir fakirlik. Sokaklarda yaşayanlar, donsuz koşturan küçük çocuklar. Tuvalet niyetine anayolun kenarını kullananlar.

Pis su birikintilerinde tabaklarını yıkayanlar, şiltelerde açık havada uyuyanlar, o kadar fenaydı ki her şey...

Mideme bir ağrı girdi...

İçtiğimiz şampanyalardan da...

40 yaşıma coşku yapmaktan da...

Kaldığımız pahalı otelden de...

İnsanlığımdan da utandım.

Ama ne yapacağımı da bilemedim, sadece buharlaşıp gitmek istedim, bir an evvel bu ülkeyi terk edeyim, gördüklerimi de hafızamdan sileyim.

O gördüklerim bende şükretme duygusu yaratmadı.

Bazıları, bu acıklı hayatlara bakıp kendi sahip olduklarına şükrediyorlarmış.

Hayır, ben sadece utandım.

Bu kadar büyük bir çaresizliğe bakıp, “Neyse ki ben iyi durumdayım!” demek feci geldi bana.

Hindistan’ı sevenleri anlayamadım.

Bütün bunlara tanık olup, akşam o güzel otellerde gündüz gördüklerini unutup takılmayı da...

Ben çözemedim Hindistan’ı.

Midemde bir krampla havaalanına geldik.

Sevgilim elimden tuttu.

“Nasıldı 40 yaşın?” dedi.

“İçinde her duygu vardı” dedim, “Hayat gibi...”

X