"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

4 büyük gazetecinin kıyafetleri

ARTIK böyle bir dünyada yaşıyoruz.<br><br>Sadece iyi işler çıkarmamız değil.

Görsel olarak da iyi durmamız bekleniyor.
Bu söylediklerim, özellikle de kadınlar için geçerli.
Kamuya mal olan işler yapıyorsanız tabii.
Şık olacaksın, estetik olacaksın, fit olacaksın, göze hitap edeceksin, iyi giyineceksin.
Artık her şey bir bütün./images/100/0x0/55eb069bf018fbb8f8a626ad
Her şeyimizle ortadayız.
Ajda bunun en güzel örneği, yaş nedir ki Ajda için.
O sadece müziğiyle değil, her şeyiyle Ajda.
Ambalajın tamamı önemli yani.
Başka bir örnek vereyim, Nilüfer Göle.
Evet ciddi bir akademisyen ama giyimiyle, tarzıyla da o Nilüfer Göle.
Entelektüel olmak, bilgili olmak yetmiyor.
Bütün duruşunla, dünyaya bir mesaj veriyorsun.
*
Dün bizim ilavenin kapağında yer alan 4 büyük gazetecinin hazırladığı “4 Yüz” adlı işi okurken geçti bunlar aklımdan.
Neresinden bakarsanız bakın büyük iş.
Konu müthiş, herkesin merak ettiği bir konu.
Hazırlayanların hepsi de alanlarında bir numara.
Okuduktan sonra gazeteyi katladım ve gözüm bir kere daha kapak fotoğrafına takıldı.
Ben bir kadın gazeteciyim, hayatım, erkeklerin sadece işlerimi değil, üzerimdekileri, duruşumu, bakışımı değerlendirmeleriyle geçti.
Şikâyet etmek için söylemiyorum, oyunun kuralı böyleydi.
Yıllarca bu eleştirilere katlanmış biri olarak, şimdi, onları, görsel açıdan değerlendirme hakkını görüyorum kendimde.
O fotoğrafta en öne çıkan Ertuğrul Özkök.
Televizyon mantığı kullanmış, turuncu tişörtü, bej fitilli kadife pantolonuyla patlamış.
Çok cesur ve modern görünüyor.
Ayakkabıları da güzel.
Meydan okuyan ve ben burdayım diyen bir hali var.
Amaaaa bence V yaka tişört giyecek yaşı geçmiş.
Evet moda ama kadınların da, erkeklerin de belli bir yaşı geçtikten sonra göğüs dekoltelerini açmamaları gerekiyor.
Yanlış anlaşılmasın, zaman zaman ben de bu hataya düşüyorum.
Kendisinden bir dahaki sefere, bisiklet yaka tişört ya da gömlek bekliyorum.
Enis Berberoğlu, Sedat Ergin ve Ahmet Hakan daha klasik görünüyorlar.
Bu arada Sedat Ergin’in bej pantolon-beyaz gömlek kombinasyonunu sevdim.
Ciddi gazeteci yorumunu yumuşatmış.
Ertuğrul Özkök’le sitcom yapabilecekmiş gibi duruyor.
Karşılıklı el hareketleri de, uzun bir dostlukları olduğunu gösteriyor.
Enis Berberoğlu ve Ahmet, harbi klasik gazeteci.
Bu noktada, klasiğin yorumu biraz fazla.
Ahmet Hakan gömleğin kollarını kıvırarak durumu kurtarmaya çalışmış ama yetmemiş.
İnsan, tabu deviren bu önemli gazetecilerden daha “cesur” giyinmelerini bekliyor. Yeşil ya da kırmızı pantolon giymeyebilirler, küpe takmayabilirler ama en azından biraz daha renkli giyinebilirler.
Bu noktada yine kendime dönüyorum, ben de yıllarca siyah elbiseler giydim, çünkü hayatı kurtarıyor bir de zayıf gösteriyor. Ne giyeceğim derdi de, dünyanın en büyük belası, zaten yapmak istediğim, aynı belayı erkeklerin başına da sarmaya çalışmak.
Ahmet Hakan’a bir tavsiyem de pilates’e başlaması. Aynı dertten ben de mustaribim. Dikkat edin kendini kasmış, boynu gövdesine yapışmış. Pilates gibi sporlar, bize kaslarımızı uzatma şansı veriyor.
Aslında sporu, fotoğraftaki bütün erkeklere tavsiye ediyorum.  Yine de hepsi, enerjik görünüyor.
Başka gazetelerde olmayan bu işte, Hürriyet, öyle ya da böyle, sürekli kendini aşmaya, yeni bir şeyler denemeye çalışıyor.
Gelecek ay yayınlayacakları dosyanın içeriğini de, birlikte çektirecekleri fotoğrafları da şimdiden merakla bekliyorum.
Kadın okur olarak, siyaset dışında şeyleri tartışmalarını da umut ediyorum.

Paris Hilton sizce salak mı?

HANİ popomuzla gülüyorduk Paris Hilton’a.
Alay ediyorduk.
Tefe koyuyorduk.
Mesleği ne diye soruyorduk.
Bu kadının, gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında her gün boy göstermesinin sebebi hikmeti ne diye soruyorduk.
Onunla ilgili her şeyi aptal buluyorduk.
Dün Sibel’in (Arna) kaleminden okuyuncaya kadar...
İbretle, bize çok akıllı görünmeyen bu genç kadının, kendisinden nasıl dev bir marka yarattığını fark ettim.
Dile kolay, birbirinden farklı 17 markası var...
Bizzat ilgileniyor.
Deli gibi çalışıyor, “o ülke benim, bu ülke senin” dolaşıyor.
Takdir edersiniz ki, bu salak birinin becerebileceği bir şey değil.
Biz onunla dalga geçeduralım, Paris Hilton para basıyor. Para kazanmayı bilmek de maharet olsa gerek.
Salak sandıklarımızın akıllı olduğunu öğrendikçe, ne kadar salak olduğumu anlıyorum.
Gelinim sana söylüyorum, kızım sen anla!

Sonat Bahar’ı tebrik ediyorum

SABAH’ın pazar ilavesinde okudum.
Babası, annesi tarafından öldürülen Pınar Civek röportajı. Şahane iş.
Gazeteci Sonat Bahar’ı tebrik ediyorum. Yapmayı hayal ettiğim, ama ulaşamadığım röportajı yapmış.
Ben beceremedim, o başarmış. Ama tabii, röportajı okurken, alçakça, “Ben daha iyi sorular sorardım. Okuyanı, hikâyenin içine daha çok sokardım” dedim.
Tamamen kıskançlıktan.
Fevkalade rekabetçi bir tarafım var gazetecilik konusunda. Güzel işleri kıskanıyorum. Elimde değil.  Neyse ne.
İş, hiçbir süse gerek kalmadan, bütün yalınlığıyla o kadar iyi ki...
Ve aslında, bu ülkede kadına uygulanan şiddet o kadar acı ki...
Meslektaşımı tekrar tebrik ediyorum. Ben röportaj yapamadım ama Pınar Civek için Yarım Kalan Hayatlar yapmak isterim.
Geçen hafta Vakko’da Cem Hakko ile gerçekleştirdiğim Yarım Kalan Hayatlar’ı yakında hürriyet.com.tr’de okuyacaksınız. Bir sonrakinin de, kardeşleriyle birlikte ayda bin lirayla geçinen Pınar’a gitmesini isterim. Tabii kabul ederse. Belki böylelikle tanışma fırsatı da bulmuş oluruz. O 20 bin lira da, onların hiçbir şeylerine yetmeyecektir ama hiç yoktan iyidir.

Mete’nin The Woo’su

BANA olağanüstü güzel bir kütüphane çizdi.
Öyle tanıştık.
Ama ne kütüphane.
Venge, tavandan yere kadar, birleşim yerleri ayna.
Taşınabilir bir şey olsaydı, çoktan söküp almıştım.
Ama çıkarmak ne mümkün.
Arnavutköy’deki evde duruyor, kiracım Mehmet, keyfini sürüyor.
Mimar Mete Övür’le işte o zaman tanıştık.
Benden 9 yaş küçüktü ve henüz okuyordu.
*
Hep farklı bir adam oldu.
Yaşının ilerisinde, yakışıklı, yaratıcı, girişimci.
Çocuklarımız da üç aşağı beş yukarı aynı zamanlarda doğdu, onun Derin’i, benim Alya’m.
Bir sürü şeyi erken yaşadı Mete, ben 35 yaşında anne olurken, o 26 yaşında baba oldu.
Ve Dubai maceramız var.
Kendi mimarlık bürosunu açtığı zamanlara denk geliyor.
Eşyalarımıza kadar çizdi, İstanbul’dan gemiye yükledi.
Dubai’ye geldi, onları indirdi, benimle evin perdelerini bile birlikte astı Mete.
O arada Saadettin Saran’ın evini, ofisini filan yaptı.
Ama sadece mimarlık işleriyle yetinmedi.
Başka hayalleri vardı.
Dubai’de bizim evin birçok eşyasını “The One” diye mağazadan aldık.
İkea’dan ayrılan bir grubun kurduğu bir zincir.
O zaman koydu kafasına Türkiye’de böyle bir yer açmayı.
Bana hayal gibi gelmişti.
“Tabii yaparsın” demiştim ama ihtimal vermemiştim.
*
Yaptı.
The Woo.
Mete Övür’ün ortaklarıyla açtığı bir zincir.
İstanbul’da 7. mağazadalar.
Geçen gün Göktürk’tekine girdim, Mete’ye filan da haber vermeden, sevgilim, “Hadi ama acele et” derken, ben elimdeki sepeti doldurmakla meşguldüm. Bir süre sonra baktım, o da bir sürü şey alıyor. Mete’nin dünyanın her tarafından topladığı ev eşyaları. Aklınıza ne gelirse var. Alya’ya tek kişilik minicik teflon tavalar aldım. Kenarları kırmızı, sarı, pembe. 11 lira filan tanesi. Her sabah onlarda tek göz yumurta yapıyorum kızıma, bayılıyor. Mumlar, çiçekler, heykeller, kırtasiye malzemeleri, kurşunkalemler, banyo aksesuvarları, mutfak malzemeleri, yastıklar. Dünyadan toplanmış bin türlü şey. Ben İkea’ya bayılıyorum, tek sorun herkeste var, “The Woo” bu anlamıyla hem “İkea” gibi ucuz hem de biraz daha orijinal kalıyor.
“The Woo”da dolaşırken hayalini gerçekleştiren bu genç adam için inanılmaz sevindim.
Yapmış, başarmış.
Helal olsun ona!

X