GeriSeyahat 36 kareyle filme veda
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
36 kareyle filme veda

36 kareyle filme veda

Bir dönem sona erdi; tarihi 1938’e dayanan ve görüntü teknolojisinde ‘ikon’ olarak adlandırılan Kodachrome filmlerin üretimi, dijital makinelerin yaygınlaşmasıyla 2009’da durduruldu. Kodachrome’a veda etmek zorunda kalanlar arasında ünlü fotoğrafçı Steve McCurry de vardı.

1984’te Pakistan’daki bir mülteci kampında çektiği Afgan Kızı fotoğrafıyla ünlenen McCurry’nin film rulosuyla çektiği 36 kare 3 Ağustos-4 Eylül tarihleri arasında İstanbul Modern’de sergilenecek. McCurry’le fotoğraf filmleriyle geçirdiği yılları, Afgan Kızı’nı ve son sergisini konuştuk.

*  Nasıl başladınız fotoğraf çekmeye?
- Aslında film yapımcılığıyla ilgileniyordum. Ancak Güney Amerika’ya yaptığım bir seyahatte elime bir fotoğraf makinesi geçti. Bir daha bırakamadım, ara vermeden fotoğraf çekmeye başladım. Başta bunu bir kariyer olarak düşünmemiştim. Sonra bir gün sokakta uyuyan bir adamı çektim. Bende yarattığı etkiyle hayatımı fotoğrafa adamaya karar verdim.
*  Kariyerinize Afganistan’daki Sovyet Savaşı’yla başladınız. Ardından savaş dönemlerinde Beyrut, Kamboçya, İran-Irak gibi bölgelerde bulundunuz. Nedir sizi buralara çeken?
- Hiçbir zaman “Dünyanın tehlikeli bölgelerinde çalışmalıyım” diye bir amacım olmadı. Ama oralardaki ‘görünmez hayatlar’ bana çok etkileyici geldi. Modern toplumların aksine Afganistan, Burma ve Kamboçya’da insanlar hayatlarını çok açık yaşıyor; özel hayat kavramı yok. Bu da seyyahlara oradaki gerçek hayatı gözlemleme imkanı veriyor. Çatışma olan bölgelerde yaşanan olayları değil yaşayan insanları belgelemekten hoşlanıyorum. Amacım, çok farklı durumlarda yaşayan insanlar arasındaki evrenselliği bulmaya çalışmak. Bu sayede insanlar çektiğim fotoğrafları bireyselden ziyade daha evrensel bir gözle bakabiliyor.  
*  Gördüğümüz onca şey arasında sizi en çok etkileyen şey neydi?
- Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra Kuveyt’te çalışmak çok sürreel ve unutulmaz bir deneyimdi. Irak ordusu, geride korkunç bir tahribat bırakarak geri çekilmişti. 600 kadar petrol kuyusu yanıyor, gündüz vakti gökyüzünü gece gibi karartıyordu. Gittiğiniz her yerde insanlar panik içinde bekliyor, aç hayvanlar ortada dolanıyordu. Etraf ölü Iraklı askerlerle doluydu. Tam bir cehennem görüntüsüydü.
*  Hiç “Burada ne yapıyorum ben!” dediğiniz bir zaman oldu mu?
- Bir değil, ölümle burun buruna geldiğim birkaç sefer oldu! Bir sefer planörle Yugoslavya’nın havadan fotoğraflarını çekerken bir göle düşmüştük. Bir başka sefer Afganistan’daki otel odamın 10 metre yanına bomba düşmüştü. Cam ve kapıları patlatmıştı. Bir ‘macera’ arayışı içinde değilim ama bunlar yaşadığımız dünyanın gerçekleri. Bunları dünyanın diğer yerlerinde farklı hayatlar yaşayan insanlarla paylaşmaktan zevk alıyorum.
SON 36 KAREYLE ESKİ DOSTA VEDA
*  En çok nelerin fotoğrafını çekmeyi seviyorsunuz?
- Sıradan insanları; ağlarını temizleyen balıkçılar, dua eden rahipler, tarlalarını süren çiftçiler... Günlük ritüeller bana ilham veriyor. Nelson Mandela’yı yeniden çekmek isterdim. İmkan bulabilsem Aishwarya Rai, Dalai Lama ve Aung San Suu Ki’yi çekmek isterim. Tarihi bir figür portresi seçecek olsaydım da Mustafa Kemal Atatürk’ü çekerdim. Çok etkileyici bir ifadesi var. 
*  Sizce bugüne kadar çektiğiniz en iyi fotoğrafınız hangisi?
- Hindistan’da Rajasthan şehrinin, tümüyle maviye boyanmış tarihi bir mahallesini çekmiştim. Bir köşede, festival zamanı tüm çocukların duvara bıraktığı el izlerine rastladım. Önünden insanların yürüyüp gitmelerini izledim. Duvarın, birinin dikkatini çekmesi için başında iki saat bekledim. En sonunda küçük bir çocuğu duvarı izlerken yakaladım ve çektim.
*  30 yıl kullandığınız Kodachrome filmle çektiğiniz fotoğraflar ilk defa İstanbul’da sergilenecek. O son 36 kareyi çekiyor olmak nasıl bir histi?
- İkonik bir filmin son filmini kullanmak büyük bir sorumluluktu. Bir dönem sona ererken eski bir arkadaşa saygılarımı sunmak gibiydi.
*  Son filmle neler çekeceğinize nasıl karar verdiniz?
- Dikkatlice ilginç durumlar bulmaya çalıştım. Duruma hakim olmak için bir seri portre çektim. Böylece o anı, durumu, arka fonu kendim belirledim. Son 36 karenin özel ve ikonik olmasını istedim. Dolayısıyla çekeceğim portre sahiplerinin ikonik olmasına dikkat ettim; Robert De Niro, Amitabh Bachcan ve Ara Güler gibi.

AFGAN KIZI HERKESİN HAYATINA DOKUNDU

1984’te Afganistan’da Sovyet Savaşı’nı çekiyordum. O dönem, Pakistan sınırında yaşayan 3-4 milyon Afgan mülteci vardı. Kamplardan birinde çekim yaparken çadırlardan birinden bir ses duydum; genç kızlar için bir okul kurulmuştu. Öğretmenden birkaç fotoğraf çekebilmek için izin istedim. O sırada Sharbat Gula’yı gördüm. Delip geçen gözleri vardı. Travmatik, korku içindeki bakışlarından çok etkilendim. Yalnızca beş dakika çekebildim ama o beş dakikada mükemmel bir fotoğraf için gerekli tüm öğeler büyülü bir şekilde bir araya geldi; ışık, arkaplan, kıyafeti, vücut dili... Yıllarca o fotoğrafla ilgili birçok e-posta ve telefon aldım. Sonunda Afgan Kızı bulmaya ve hikâyesini öğrenmeye karar verdim. 2002’de, Sharbat’in olduğu mülteci kampının yok edileceğini öğrendim. Bunun benim için son şans olduğunu düşünerek kampa gittim. Herkese fotoğrafı gösterdim. Tam vazgeçmek üzereyken biri gelip on yıl önce kızla komşu olduklarını söyledi. Birkaç gün sonra da Sharbat’in kardeşiyle geri geldi. Kardeşini görür görmez Sharbat’i de bulduğumu anladım. Çünkü aynı yeşil renkte gözleri vardı. Evli, Müslüman bir kadın olarak yeniden fotoğrafını çekmem için önümde bir çok engel vardı. Ancak ailesi anlayışla karşıladı. Ona, yıllar içinde fotoğrafının nasıl dünyaca ünlü bir simgeye dönüştüğünü ve benimki dahil, insanların hayatında derin izler bıraktığını anlattım. O fotoğraftan elde edilen gelirle Kabil’de bir okul inşa ettirdik.  

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle