Gündem Haberleri

GÜNDEM

    33 yıllık devlet mühürleri bakalım kime gidecek?

    Hürriyet Haber
    05.04.1998 - 00:00 | Son Güncelleme:

    Murat BARDAKÇI

    Abdülhamid'in özel eşyaları Paris'te yarın haraç mezat satılacak. Yüz küsur eşya arasındaki üç adet mütevazi parçanın yabancıların eline geçmemesi gerekiyor. Bunlar, hükümdarın 33 yıl boyunca ‘‘devlet mührü’’ olarak kullandığı ‘‘mühr-i humayun’’ları, yani özel mühürleri. Prestijimiz olan bu eski devlet mühürleri Türkiye'ye geri gelmeli.

    Paris'te yarın önemli bir mezat var... Türk tarihinin en tartışmalı isimlerinden birinin, Sultan Abdülhamid'in özel eşyaları açık arttırmaya çıkartılacak.

    Müzayede, şehrin en gözde mezat salonu olan ‘‘Drouot’’da yapılacak ve iki gün devam edecek. Hükümdarın mücevherlerinden kitaplarına, yemek takımlarından resimlerine, porselenlerinden halılarına, seccadelerine, aynalarına, sümenine ve hatta takma diş levazımatına kadar yüz küsur adet özel eşyası haraç mezat satılırken bizler bayram rehavetinde olacağız...

    Bütün bu eşyaların Paris'te ne aradığını merak edenler için kısaca yazayım: Satış kataloğunda yer alan ne varsa, İstanbul'dan gitmedir... Hemen tamamı, Abdülhamid'in tahttan indirilmesinden sonra kızlarından bir sultan tarafından muhafaza edilir, hanedanın 1924'te sürgüne gönderilince sultan Lübnan'a gider, eşyaları yanında götürür, 1952'de Türkiye'ye dönünce herşeyi geri getirir. Sultan'ın 1957'de hayata veda etmesinden hemen sonra eşyaların bir kısmı kızkardeşlerinden birinin oğluna geçer, bu ‘‘geçiş’’le ilgili bazı söylentiler çıkar, hatta eşyaların cenaze evinden kamyonetle kaçırıldığı ve bir Fransız diplomatın yardımıyla Türkiye dışına çıkartılıp Avrupa'ya götürüldükleri bile anlatılır... Aradan seneler geçer, hükümdarın 1980'li senelerde vefat eden bir başka torununda bulunan özel eşyaları da aynı yollarla Avrupa'ya gider, önceki partiyle birleşir ve bir depoya konur. Herşeyin yeni sahibi, Abdülhamid'in İsviçre'de yaşayan bir torunudur. Derken aradan gene seneler geçer, bu torun da hayata veda eder ve kızı tarafından Drouot'ta mezata konur...

    Yarın satılacak olan malların İstanbul'dan Paris'e gidiş macerası, kısaca böyle... Başlangıç fiyatı olarak 208 bin dolar, yani 50 milyar lira fiyat biçilen som altın aynalar, çeşit çeşit mücevherle süslü kupalar, 18 karatlık elmaslar yahut 25 karatlık zümrütler gözlerimi hiç mi hiç kamaştırmıyor. Benim dert ettiğim eşya başka: Mezat salonuna İstanbul'daki bir antikacıdan yollanan ve toplam 2 milyar lira başlangıç fiyatı takdir edilip aileden giden malların yanında satışa çıkartılan üç adet mühür... Üzerlerinde Abdülhamid'in ismiyle beraber ‘‘Sultan’’ ve ‘‘Gazi’’ unvanlarının yer aldığı, kristale kazınmış som altın saplı üç adet ‘‘mühr-ü humayun’’, yani 1876 ile 1909 arasının ‘‘devlet mühürleri’’...

    İşin önemli tarafı da işte burası...

    Abdülhamid'i seversiniz yahut sevmezsiniz, sizin tercihinizdir... Hatta onunla ilgili olarak ‘‘Kızıl Sultan’’dan başlayıp ‘‘Ulu Hakan’’a kadar uzanan ifratla tefrit çizgisinin herhangi bir noktasında yer alabilirsiniz ve bu da tartışılabilecek bir konudur...

    Tartışılamayacak olan husus ise, hükümdarın Paris'te yarın öğleden sonra saat üçü çeyrek geçe mezata konacak olan eşyaları arasındaki üç adet mührünün Türkiye'den başka bir yere gitmemesi gerektiğidir. Zira padişahların özel mühürleri bir zamanların ‘‘devlet mührü’’dür, bugün Çankaya Köşkü'nde bulunan devlet mührü neyse, geçmişin ‘‘mühr-i humayun’’u da odur; bir yerde Türkiye'nin prestijidir. Türkiye'nin en üst seviyedeki resmi damgasının mezat salonlarına düşüp yabancıların eline geçmesi nasıl olmaması gereken bir işse, Abdülhamid'in mühürlerinin de böyle bir akıbete uğraması, Türkiye açısından en azından ayıptır... Hele, Osmanlı'nın 700. kuruluş yıldönümünü kutlamaya hazırlandığımız bu günlerde...

    Drouot'nun mezat katalağunda ‘‘4’’, ‘‘5’’ ve ‘‘6’’ numaralarda yer alan 90 yıl öncesinin devlet mühürleri Türkiye'ye dönebilmek için müzayedeye katılacak olan kolleksiyonerlerimizin himmetini bekliyor...

    ‘‘Börekçi’’yi ‘‘borsa’’ okuyan tarih allâmesi

    Bir Osmanlı tarihi profesörü çıkıyor, 16. yüzyıldan kalma bir belgedeki ‘‘börekçi’’ kelimesini ‘‘borsa’’ okuyor, ‘‘kalay’’ı ‘‘helâ’’, ‘‘on bir buçuk’’u da ‘‘un ve pirinç’’ yapıyor... İşte, ilmin üniversitelerimizde vardığı son nokta...

    ‘‘Siyakat’’, Osmanlıca'nın en berbat, en girift, içinden en zor çıkılan yazı biçimidir. Geçmişte mali kayıtların tutulmasında kullanılmış ve zamanla terkedilmiştir. Siyakat okuyabilen tarihçilerin sayısı her zaman az olmuş; okuyamayan ama okuduğunu zannedip siyakatla yazılmış bir metni neşretmeye kalkışanlar peşpeşe çamlar devirmişlerdir...

    Şimdi ODTÜ'de tarih profesörü olan Mehdi İlhan'ın Ankara Üniversitesi DTC Fakültesi'nin ‘‘Tarih Araştırmaları Dergisi’’nde çıkan 16. asır Diyarbakır'ıyla ilgili makalesi, bunun son örneği... Osmanlıca'yı ‘‘bilememenin’’ ama işin çok daha vahimi olan ‘‘bildiğini zannetmenin’’ misali...

    Mehdi Bey eski bir tapu tahrir defterini neşretmeye kalkmış... Metinde ne kadar ‘‘cihet’’ varsa tamamı ‘‘ücret’’ olmuş, ‘‘aşrhan’’ yani dua ediciler ‘‘müşrifun’’a (sayfa:65), ‘‘noktacı’’lar ‘‘neftçi’’ye (s.65) dönmüş. ‘‘dört akçelik’’ sözü ‘‘çerağilik’’ diye garip bir kelime zannedilmiş (s.66); Hazreti Muhammed'in ‘‘Ravza-i Mutahhara’’ ismi verilen Medine'deki kabri ‘‘Revde-i Mubarek’’e (s.66), ‘‘hizmetkârlar’’ demek olan ‘‘huddam’’ ‘‘kuddam’’a (s.66), ‘‘tazmin’’ ‘‘tayin’’e (s.67), ‘‘uzun çarşı’’ anlamına gelen ‘‘Sukk-ı Tavil’’ bir yerde ‘‘suk-i Toban’’a (s.68), bir başka yerde de ‘‘Suk-i Halaviyat’’a (s.81) çevrilmiş, ‘‘hasbetenlillâh’’ deyimi ‘‘hasben bihi’’ yazılmış (s.74), ‘‘cuma gecesinde’’ mânasına gelen ‘‘der şeb-i cuma’’ ‘‘derin-i cuma’’ zannedilmiş (s.80) ve neticede 16. asırdan kalma çok önemli bir metin Mehdi Bey'in eli ve ‘‘ilmi’’ vasıtasıyla işte böylesine berbat edilmiş...

    Ama metni sadece okuyamamakla kalmamış, üzerinde düşünmeye bile zahmet buyurmamış Mehdi Bey... Siyakatı okuduğunu zannettiği sırada canı fırında şöyle iyice bir kızarmış sütlâç çektiğinden olacak ‘‘onu on bir buçuğa virile’’ ifadesini ‘‘evvelâ un ve pirince verile’’ diye okumuş (s.81), masada fazla oturup sıkıştığında ‘‘kalay kerden’’in ‘‘helâ’’ olduğunu hissetmiş (s.66) ve işte o hızla ‘‘börekçi’’yi ‘‘borsacı’’ yapıp Diyarbakır'a dört asır öncesinden bir borsa kazandırmış...

    Bunlar, Osmanlı tarihi profesörü Mehdi İlhan'ın Osmanlıca'ya ne derece aşina olduğunu gösteren sadece birkaç örnek... Hadi hazretin ilmi yetmedi ve metni okuyamadı, feraseti sayesinde de okuduğunu anlamadı diyelim... Peki ama derginin baş kısmında ‘‘yayın kurulu’’ başlığı aytında adlarını iri harflerle yazdıran ve sıra sıra akademik unvan taşıyan öteki muhteremler, Melek Delilbaşı, Özer Ergenç, Mahmut Şakiroğlu, Ömer Çapar ve Yılmaz Kurt ne işe yaradılar? Bu rezaleti ilimleri Mehdi Bey'le aynı seviyede olduğu için mi atladılar, yoksa fakültelerdeki yayın kurullarının görevi artık bilimsel makale olduğu iddia edilen hatalar silsilesini matbaaya göndermekten mi ibaret kaldı?

    İşte ilmin ve irfanın üniversitelerimizde vardığı son nokta: ‘‘Borsa’’ teriminin 16. asırda varolmadığını bilmeyen, ‘‘kalay’’ı ‘‘helâ’’, ‘‘on bir buçuk’’u ‘‘un ve pirinç’’ okuyan zevata profesörlük ettiriyoruz...

    Sözün kısası: Utanılacak ve de acınacak haldeyiz!

    Abdülhamid'in kızı mühürleri anlatıyor

    Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan (Osmanoğlu), 1961'de yayınladığı hatıralarında babasının mühürleriyle ilgili bir hadiseden söz eder. Hükümdar 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda hayata veda etmiş, haberin işitilmesinden hemen sonra devletin o dönemdeki güçlü adamı Enver Paşa saraya gelmiş, devrik padişahın evrakına el koymuş, mühürlerini de istemiş ama alamamıştır.

    Ayşe Sultan'ın, mühürler konusunda yazdıkları şöyle:

    ‘‘Babam, ölümünden biraz önce mühürlerini anneme verip saklamasını söylemiş. Enver Paşa mühürleri sorunca mecburen annemde olduğunu söylemişler. Fakat annem mühürleri heyete vermemiş. Bunun üzerine kendisinin Beylerbeyi Sarayı'nda hapsolunacağı söylenerek tehdit olunmuş. O zaman annem ‘‘Mühürleri ancak büyük oğluna veririm’’ deyip Mehmed Selim Efendi'ye teslim etmiş. Fakat bu defa da Mehmed Selim Efendi'ye tehdide başlamışlar. Nihayet bir hal çaresi bulunmuş: Mühürleri bir zarfa koyup açılmaması şartıyla Mehmed Selim Efendi'ye bırakmışlar. Fakat bir kopyasını kendileri alıkoymuşlar.

    Mühürlerin asılları, ölünceye kadar Mehmed Selim Efendi'de kalmıştır. Öldükten sonra ne oldukları, kimin eline geçtikleri belli değildir. Bunların da müzede olması arzu edilirdi...’’ (‘‘Babam Sultan Abdülhamid’’, sah: 239)

    Bir zamanlar Enver Paşa'nın bile elde edemediği bu mühürler, Paris'te yarın mezata çıkıyor...






    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı