Dünya Haberleri

DÜNYA

    32 kısım, tekmili birden Indiana Jones analizi

    Emre KIZILKAYA / DIŞ AÇI
    30.05.2008 - 00:00 | Son Güncelleme: 29.05.2008 - 17:42

    70’ine merdiven dayamış “kamçılı adam”, beyaz perdede son bir fırtına daha estirmeye başladı; ama yakından takip ettiğim bu seri hakkındaki şahsi kanaatim hiç değişmedi:

    Indiana Jones, mükemmel bir proje ve çok kötü (evil / bad?) bir iş. Son film “Kristal Kafatası”, bunu daha da açık bir şekilde gözler önüne seriyor ve ben sinema sanatından çok, siyaseti kastediyorum.

    Bu sözlerim Indiana Jones’un sayıları hiç de az olmayan Türk hayranlarını da kızdıracaktır, ama ben, bu seriyi sevmenin bir tür “sürü psikolojisi”ne veya bir “cahil sarhoşluğu”na kapılmadan mümkün olamayacağını savunuyorum. Fakat yine de, Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim ve önce, “Indy neden mükemmel bir proje” diye soralım.

    Cevap açık: Çünkü bu proje, Hollywood’un gelmiş geçmiş en büyük iki dâhisi olan Steven Spielberg ile George Lucas’ın tek ortak çocuğu. Bu nedenle, belki de en ince işlenmiş, üzerine en çok titrenmiş Hollywood projelerinden biri.
    Ama bir gerçek daha var:

    Sıradan bir iş ortaya çıkarması imkansız olan bu iki sinema ustasının herhangi filmi, örneğin Yıldız Savaşları veya Er Ryan’ı Kurtarmak, söylediğini sandığınızdan çok fazla şeyi size üstü kapalı anlatır, farketmezsiniz bile. Bir bakmışsınız ki bilinçaltınıza “Made in Hollywood” damgası vurulmuş; belki siz kurtulsanız da, çocuğunuz esir olmuş. O yüzden, bu iki isim yanyana gelince, iki misli dikkatli olmak gerekiyor; ki konu sinema olduğunda, dünyanın, özellikle de ABD dışındaki dünyanın hemen hiç almadığı bir tedbirdir bu.

    * * *
    Bir adım geriye atalım ve Indiana Jones serisine şöyle bir uzaktan bakalım:
    Sâhi kamçılı adam, nasıl ve ne zaman çıkmıştı sahneye?1930’lar Amerikası’ndaki sinema salonlarında, matine aralarında gösterilen kısa süper kahraman filmlerinden ilham alan Spielberg ve Lucas, Indiana Jones’u, 1970’lerin sonunda yaratmıştı. Üniversitede arkeoloji profesörü olduğu “normal” hayatında düz bir adamdı Jones. Ama Indy şapkasını taktığında, bir anda bir süper kahramana dönüşüyordu.

    Sadece Amerikalıların değil, tüm dünyanın sıradan bireylerinin kolayca benimseyebileceği bir karakteri vardı.Herşeyden önce, tipik bir Amerikalıydı. Vatanseverdi. Doğaüstü bir gücü yoktu, ama cesareti sayesinde dünyayı kurtarabilecek bir kahramana dönüşebiliyordu. Üstelik öteki kahramanlar gibi fiziksel veya duygusal olarak dokunulmaz da değildi; yeri geldiğinde hata yapıyor, yaralanıyor, üzülüyordu. Entelektüel birikimine karşın nüktedan, kurnaz olmakla birlikte romantikti. “Hızlı kadınları sevmem” diyecek kadar maço, hatta seksist; ama yine de seksi idi işte.

    Kısacası, çift kişiliğinin tüm özellikleriyle, ABD’ye öykünen bütün bir dünyada, erkeklerin idolü, kadınların rüyası olmak için tasarlanmıştı.
    Amerikan kültür sanayii, SSCB’ye karşı verilen Soğuk Savaş’ın sürdüğü (ve aslında Moskova’yı devirecek son tokadın beklendiği) bir dönemde, Indiana Jones gibi kolayca yutulabilecek, lezzetli bir şekeri, acı bir drajenin üzerindeki tatlandırıcı olarak kullanmayı tercih etti.

    Indiana Jones filmlerini, altmetinlerini de hesaba katarak bir kez daha, dikkatlice izleyin. Orada Ronald Reagan ve ardından George Bush yönetimlerinin dönüştürdüğü “müdahaleci” Amerika’nın siyasal-toplumsal söylemini bulacaksınız. SSCB’nin ideolojik olarak çökmeye mahkum olduğunu, Üçüncü Dünya’nın eninde sonunda Batı tarafından “kurtarılacağını” dinleyeceksiniz.

    İlk üç filmin geçtiği 1930’lara bir bakın... Bu dönem, Batılı arkeologların, Üçüncü Dünya ülkelerinde gizli kazılar yaptığı ve tarihi eserleri yasadışı yollardan kaçırıp “kurtardığı” bir dönemdir. Indy’nin de, bir mezar soyguncusundan tek farkı işlediği suçu ahlaki olarak meşrulaştırabilmesidir. Sonuçta, Batılı herhangi bir lideri simgeleyen “dürüst” kamçılı adamımızın dediği gibi: “Tarihi eserler, müzelere aittir.” (Irak petrolünün, kaba diktatör Saddam’a değil, bu kaynağı halkın kalkınması için kullanabilecek ABD’ye ait olması gibi.)

    1936’nın Mısır’ında geçen ilk filmde, o dönemde bu ülkede İngilizler’e karşı başlayan isyan ile ilgili bir ipucu bulamazsınız. Filmin 1935 Çin’inde geçen sahnelerinde de, Mao’nun başlattığı Uzun Yürüyüş ile ilgili hiçbir şey yoktur. Ebedi “Büyük Öteki” olan, saf kötülük timsali Nazileri haklamak yeter Indy’ye.

    Aynı yıllarda Hindistan’da geçen ikinci filmde ise, bu ülkenin bağımsızlığının yolunu açan dönemin sömürge karşıtı ayaklanmaya doğrudan değinilmez. Ama köylülerin çocuklarını çalan ve aslında “milliyetçi Doğulu lider” tipinin örneği olarak sunulan Hintli kötü adam Mola Ram’ın dersi verilirken, İngiliz karşıtı milli direniş üstü kapalı aşağılanır.

    Senarist Lucas ve yönetmen Spielberg, Mola Ram’a şu gözdağı gibi sözleri söyleterek Üçüncü Dünya’nın bağlantısızları hakkında hepimizin içine korku (!) salar:  “Hindistan’daki İngilizler boğazlanacak. Sonra Müslümanları yeneceğiz. Ardından İbrani Tanrısı düşecek. Sonra da Hristiyan tanrısı devrilip unutulacak.”

    Indiana Jones, tarihin gördüğü en oryantalist eserlerden biridir. Filmde, Batılı olmayan herkes kötüdür. Sadece çocuklar, o da masumiyetleri sayesinde, Batılı Indy’nin tarafındadırlar. Hindistan’dan Çin’e dek bütün bir Doğu, ancak naif bir egzotizmin ve kurtarılmayı bekleyen hazinelerin vatanıdır. İlkel Doğu’yu, zenginlikleri ve gelecek kuşaklarıyla birlikte kurtaracak olan tek güç ise, Batı’nın büyük ve iyi kalpli emperyal ailesidir.

    Türkiye olarak paçayı kurtardığımızı, kamçılı adamın bizi Batı’nın bir parçası olarak gördüğünü falan da sanmayalım. Zira serinin 1990’ların başında televizyonda yayınlanan ve “çocukları eğitmeyi amaçlayan” dizi versiyonundaki 23’üncü bölüm dikkat çekicidir. Bu bölümde “Kabil’in bıçağıyla” Türkiye ve Rusya’ya hükmetmek isteyen kötü adamı durdurmaya çalışan genç Indy’nin, bizim kültürümüze de, Hindistan veya Çin’den farklı muamele etmediğini görürsünüz.

    * * *
    Tüm bunları, “zalim bir kültür emperyalizmi” olarak görüp kınamıyorum. ABD’nin yerinde (biz dahil) hangi ülke, “küresel muktedir” mevkiinde olsa, düşmanı siyaseten “yola getirmek” için kültür de dahil olmak üzere her yöntemi kullanacağının farkındayım.

    Ama Indiana Jones konusunda asıl mesele şu: Güney Kore’de koltuğa yayılmış televizyon izleyen altı yaşında bir çocuk da, Mardin’de bir yazlık sinemanın koltuğundan perdeye dikkat kesilen bıyığı yeni terlemiş genç de, makro siyasetin ötesinde, belirli bir yaşam tarzının ve hayat görüşünün beyinlerine 25 yıldır GİZLİCE işlendiği bir ortamda, onbinlerce kilometre öteden gelen bir iletiyi ailelerin ruhu bile duymadan tebellüğ etmeyi sürdürüyorlar.

    Üstelik, biz de, bunun için, oyuncaklarından bilgisayar oyunlarına dek tüm bir Indiana Jones imparatorluğuna, çocuklarımızın selameti karşılığında gönüllü vergi ödemeye devam ediyoruz. İşte bu yüzden, neredeyse mükemmel bir paketle, doğrudan söylense hiç de “şeytani” bulmayacağınız, “Emperyalizm de olsa, demokrasilerde bu da dillendirilebilir” diyebileceğiniz fikirleri, bilinçaltına (özellikle de çocuklarınkine) gizlice dayattığı için “habis” bir proje Indiana Jones...

    Elbette, Casablanca’dan Rambo’ya kadar bütün bir Amerikan sinema tarihi, propaganda ve kamuoyu inşasının tarihidir ve bütün suçu Indiana Jones’un omuzlarına yıkamayız. Ancak Jones, sinematografik açıdan koca bir hiç olsa da, siyasal-toplumsal anlamdaki “gizli gündemiyle” dahiyane bir proje olarak diğerlerinden ayrıldığı için önemsenmelidir.


    * * *
    O değil de...
    Şu Harrison Ford...
    Amma yaşlanmış yaaaaa...

    Etiketler:
    

      EN ÇOK OKUNANLAR

        Sayfa Başı