Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

2014 yılını düşünmek için çok mu erken, çok mu geç

BİR senaryo büyük ölçüde gerçek kabul ediliyor artık: 2014’ün yaz aylarında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçiminde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan aday olacak.

Bunun rakipsiz ve rekabetsiz bir seçim olacağını düşünmemek gerekir ama yine de bu konuda kalem oynatan herkesin ortak fikri, Başbakan Erdoğan’ın gereken yüzde 50.1’lik minimum oyu alarak Cumhurbaşkanı seçileceği yönünde. Peki, ben de bu varsayımı sürdüreyim.

Bugünden 2014’e bilinmeyen çok şey olmakla birlikte, Cumhurbaşkanlığı makamı bağlamında baktığınızda, esas bilinmeyen Cumhurbaşkanı’nın Anayasadaki statüsünün değişip değişmeyeceği.

Başkanlık sistemine geçilmesi, yani Cumhurbaşkanı’nın icranın da başı olması bir fikir. Bir başka fikir, Cumhurbaşkanı’nın mevcut yetkilerine parlamentoyu gerektiğinde daha kolay fes edebilme yetkisinin de ilave edilmesi ve böylece yarı-başkanlık sistemine bir adım daha yaklaşılması var. Üçüncü bir fikir, Anayasanın ‘tarafsız cumhurbaşkanı’ aramaktan vazgeçip partili bir cumhurbaşkanına kapıyı açması.

Bu fikirler havada uçuşuyor ama 2014 öncesi Anayasanın değişip değişmeyeceğini, değişecek olursa Cumhurbaşkanlığı ile ilgili maddelerde oynama yapılıp yapılmayacağını bilmiyoruz. O yüzden elbette bir de mevcut Anayasadaki konumun sürmesi ihtimalini kuvvetli bir ihtimal olarak bir kenara yazmalıyız.

Başbakan Erdoğan’la ilgili olarak bir başka bildiğimiz şey, eğer milletvekili ve başbakan olarak kalacak olursa, 2015’te yapılacak milletvekili genel seçiminde aday olmayacağı. Zaten Erdoğan partisinin genel başkanlığını da son kez yaptığını geçenlerde kendisi söyledi.

Yani, 2014’te veya 2015’te ama büyük ihtimalle 2014’te Türkiye bir başbakan ve bir de iktidar partisi genel başkanı arayacak.

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi, görece yeni bir parti olmasına rağmen geride kalan 10 yılda hem çok badire atlattı hem de bu dönemi iktidarda geçirmesi sayesinde çok büyük tecrübe kazandı. Bu partinin herhangi bir il, ilçe binasına giren herkes görüyor ki, ortada ciddi biçimde kurumsallaşmış, iş yapma süreçlerini çok iyi oturtmuş bir yapı var.

Parti genç olmasına rağmen kurumsallaşmış, toplumun kılcal damarlarına kadar girmeyi başarmış ama bir konuda henüz rüştünü ispat etmiş değil. O da, farklı bir liderlik altında hiç çalışmamış olması.

Kurulduğundan bugüne gelene kadar tek bir liderin ezici karizması ve gündelik işlerde bile mikro yönetimden kaçınmayan bir yönetim anlayışı altında büyük başarılar kazanan parti, acaba 2014’ten sonra farklı bir isim ve ister istemez farklı bir yönetim anlayışı çerçevesinde de aynı başarıları sağlayabilecek midir?

Dünkü Yeni Şafak’ta Abdülkadir Selvi’nin imzasını taşıyan yazı, bizzat Başbakan Erdoğan’ın da burada söylemeye çalıştığım gelecek endişesini taşıdığını öne sürüyordu.

Başbakanın endişeleri, eğer yazılanlar gerçekse, haklı endişeler. Ancak bu endişelerden kurtulmanın bir yolu da yok. Sonunda çocuğunuza bisiklete binmeyi öğretmek veya yüzmeyi öğretmek gibi bir şey bu. Bir gün elini tutmayı bırakacaksınız ve onun kendi başına gidip gidemeyeceğini hep birlikte göreceğiz.

İktidar çok acımasız bir oyundur, kendi babasını da yer

Geçmişte iki büyük tecrübemiz var.

Birincisi, Turgut Özal 1989’da Cumhurbaşkanı seçildikten sonra ANAP’ta yaşandı.

Özal,
kendisi gittikten sonra partiyi Yıldırım Akbulut’a bıraktı. Ama Başbakan olan Akbulut, çok yüzeye çıkmasa da Özal’la çatıştı. Akbulut’un gelecek seçimde partiyi iktidara taşıyamayacağını düşünen kongre delegeleri kısa süre sonra yerine Mesut Yılmaz’ı seçti. Yılmaz, Başbakanlık ve Genel Başkanlık koltuğunda otururken Özal’ın partiyi ve hükümeti uzaktan yönetmesine izin vermedi, çok sert bir çatışma yaşandı, sonrası malum.

Cumhurbaşkanı olmasının ardınan ‘Bir koltukta iki karpuz taşımam’ diyerek partisine karışmayacağını ima etti. Parti, Demirel’in son dakikada müdahil olmak istemesine rağmen Tansu Çiller’i seçti.

Çiller, Demirel’
in hükümet işlerine de parti işlerine de karışmasına hiçbir zaman izin vermedi, Demirel de partiyi uzaktan yönetemedi.

Yakın tarihimizde yaşadığımız bu iki siyasi vaka, Recep Tayyip Erdoğan’a da gelecek hakkında bir fikir veriyor olmalı. Eğer Erdoğan gözü arkada kalarak Çankaya’ya çıkacaksa, kendi elleriyle kurup yükselttiği partisiyle de çatışmayı göze alacak demektir.

Ama bir başka ihtimal, Erdoğan’ın gözünün arkada kalmaması olabilir. O zaman, eğer Ak Parti iktidarı da devam ederse, Erdoğan ile partinin başına gelecek yeni lider, belli sınırlarda birbirlerine saygıyla davranarak birlikte pek çok iş yapmayı başarabilirler.

Buna örnek, en az Erdoğan kadar lider karakterli olan Abdullah Gül’ün Köşk’e çıktıktan sonra yaşadığı değişim. Bir noktada Erdoğan, arkasında yüzde 50’den büyük halk desteği de olsa, Abdullah Gül gibi davranmak durumunda kalabilir.

Tabii bu varsayım Anayasada hiçbir değişiklik olmayacağı görüşü üzerine bina edilmiş bir varsayım. Eğer Anayasada cumhurbaşkanının rolü değişirse, bu yazdıklarımın da çok bir anlamı kalmaz.

 Oyun Teorisi kongresi

İSTANBUL Üniversitesi çok önemli bir bilimsel kongreye ev sahipliği yapıyor. Dünyanın dört bir yanından gelen matematikçi ve iktisatçılar başta olmak üzere Oyun Teorisi alanında çalışan bilimciler, Oyun Teorisi alanında son gelişmeleri, kendi buluşlarını, kaydettikleri ilerlemeleri konuşuyor, tartışıyor.

Kongre için İstanbul’da bulunanlar arasında, dünyaca ünlü matematikçi 1994 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi John Nash, 2007 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Eric Maskin, 1994 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Reinhard Selten, 2007 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Roger Myerson da var.

Bu isimler arasından John Nash’i başrolünde Russel Crowe’un oynadığı ‘A Beautiful Mind’ filminden hatırlıyor olabilirsiniz.

X