Gündem Haberleri

    2.Cumhuriyetçi mi, háşá!

    Hürriyet Haber
    06.02.2000 - 00:00 | Son Güncelleme:

    FP lideri Recai Kutan'ın Genelkurmay'a gammazladığı yazar CÜNEYT ÜLSEVER

    YAYIN YÖNETMENİNDEN FARKLI YAZMAK

    Bir gün hiç kastetmeden aynı gün Ertuğrul Özkök'ün görüşlerine ters şeyler yazmışım. Asansörde karşılaşınca söyledim. ‘‘Ben bu gazetenin yayın yönetmeniyim ama köşemde ben de bir yazar olarak yazıyorum. Benimle ters düşmen gayet doğal’’ dedi. Ha hep bekledim başıma birşey gelecek mi diye. Daha sonra da ilk gün söylediklerini tekrarladı. Bu da bana umut veren birşey, Türkiye hep beraber bir değişimi yaşıyor.

    Amerika'da eğitim, Özal'a prenslik, Emlak Bankası'nda yöneticilik. Ardından da bacağınızdan vurulup, uyurarılmanız gerekmiyor muydu?

    - Kara Dul adlı romanım, bir banka soygununu anlatır. Bir bankacı arkadaş okuduğunda, ‘‘Gel bunu basma, önce bankayı bu yolla soyalım, sonra paramızla kitabını basarız’’ demişti (Kahkahalar). Emlak Bankası'nda bir yol ayrımına gelmiştim. Oraya değil de buraya gittim. Benim kahramanım Murat'ın başına, Engin Civan'ın başına gelenler gelmiyor ama bence Türkiye'nin gerçeği içinde daha iyi eriyor Murat. Çünkü yakalanmayanlar o kadar çok ki! Murat yakalanmıyor.

    Başka türlü sorayım; niye o yola gitmediniz?

    - Öldükten sonra da yaşamak istiyorum. Eminönü çarşısında dolaşmaktan korkmamak istiyorum. Bir meyhaneye gittiğimde, insanlar ‘‘Tüh Allah kahretsin, bu eşşoğlueşşek de burda ne yapıyor?’’ demesinler istiyorum. Çünkü başa gelebilecek en kötü şey, sosyal hapisane. Ben Engin Civan'ın arkadaşıyım. Engin'deki para muhakkak çok fazla. Ama bazen düşünüyorum, Engin acaba insanların arasına karışmak, Boğaz'da bir gece geçirmek istemez miydi, diye. Hayatta herşeyin bir ücreti var.

    Bir kamu bankasında çalışmaya başlarken hiç mi fikriniz yoktu?

    - Bak şöyle sorarsan soruyu kabul ederim: Salak mıydın? O gün sorsaydın hayır derdim, bu memleket değişir! Başta bu işe inanan bir Başbakan var. Bizi de çağırmış. İnandım. Ama bugün baktığımda, büyük bir enayilik olduğunu düşünüyorum. Eğer bundan sonra kamuda görev aldığımı duyarsanız, çok açık ilan ediyorum, çalmak için alacağım!

    İNSANIN ŞEYTANI LİBERALLER

    ABD'ye gittiğinizde Marksist'tiniz, kaç yılda liberal oldunuz?

    - Doktoram yedi yıl sürdüğüne göre, yedi yılda. Bir süre sonra Marks'ın dedikleri bana hayal olarak gözükmeye başladı, liberal ekol ise daha gerçekçi. Şeytanın Avukatı filminde şeytan ve insan biraraya gelir. Şeytan deşifre olmuştur. İnsana der ki, ‘‘Sana O (Allah), olman gerekeni söyledi, oysa ben seni olduğun gibi kabul ettim, o halde 20. yüzyılın en büyük hümanisti benim!’’ İnsanın şeytanı liberaller. Derler ki engelleri kaldıracağım, sen istediğin şey olabilirsin. Liberal düzende sosyalist hükümet de olabilir, komünist de, İslamcı da...

    Tam bu noktada Türkiye'nin liberalleri ne durumda? Niye sizin gibi insanlar ‘‘liberal’’in sonuna bir de ‘‘demokrat’’ eklemek zorunda kalıyor?

    - Hatta Türkiye'de bir de sol liberaller var! Ben háşá onlardan değilim. Háşá 2. Cumhuriyetçiler'den değilim. Ama bir sağ düşünce olarak liberal düşünce, Türkiye'de en fukara düşünce. Bana liboş diye takılan köşe yazarları, haksızlık ediyorlar, ama liboş kelimesini kullanmakta çok mu haksızlar, hayır! Çünkü Türkiye'de liberal tavır adı altında devleti soymaya çalışan bir sürü insan var. Ama yine de liberal düşünce yükseliyor.

    Bundan sizin anladığınızı anlıyorlar mı?

    - Kopenhag kriterlerini bir sosyalist de yazmış olabilir ama tamamen liberal demokrasinin bir manifestosu. Bu anlamda Türkiye'de yükseliyor. Ha özgürlükçü sol kökenden gelen bazı arkadaşlar -ben onlara utangaç Marksistler diyorum- bunu sol liberalizm adı altında takdim edip iğfal ediyorlar, o ayrı. Hayır efendim, liberalizmin solu olmaz; solun özgürlükçülüğüyle, sağın ekonomik özgürlüğünü alalım, olmaz. Bunun en aşırıya giden ucu 2. Cumhuriyetçiler; liberal olan kişinin bilmemkaçıncı bilmemne olması mümkün değil. Çünkü 2. Cumhuriyetçilik, birinciyi yıkalım, diyor. Liberal düşünce ise evrimcidir.

    Liberal düşünce yükseliyor diyorsunuz, ama bir yandan da toplu şekilde yok saymalar, kutuplaşmalar daha çok yaşanıyor. Nasıl yükseliş bu?

    - İnanıyorum ki, Türkiye anormal sancılı bir gebe. Bu da tam anlatmıyor. Bir yılanın kabuk değiştirmesi ve aynı anda doğum yapması gibi birşey. Ben çocuk doğacak diyorum.

    Biz görecek miyiz?

    - Bir kısmını. Ben evrimciyim. Düşünce üretemiyoruz ama dünya üzerinde de bir önemimiz var. Sıra bozulur da ite kaka sırayı düzeltirsin ya, Türkiye arada bir itile kakıla sırayı düzeltmek zorunda kalıyor. Lale devrinden beri, birileri bize höt diyor, düzeliyoruz.

    Şimdi AB mi bize ‘‘höt’’ demiş oldu?

    - AB'ye de birileri ‘‘höt’’ dedi!

    Dayak yiye yiye sözlerinizin arkasında duracak mısınız?

    - Evet. Bu Türk Silahlı Kuvvetleri'ne hakaret mi? Devletin bütün organlarında yanlış yapan oluyor da niye orduda olmasın!

    Ne olacak bu Fazilet Partisi'nin hali?

    - Fazilet Partisi Müslüman bir ülkede liberal demokrasinin ortak paydasına gelmek için muhteşem bir şans yakalamıştı. Genelkurmay'ı filan suçlamasınlar, kendi elleriyle Erbakan'ın menfaatlerini Türkiye'nin menfaatlerinin önüne koydukları için bu avantajlarını adım adım kaybediyorlar. FP'nin içinde bundan dolayı içleri yanan insanlar olduğunu da biliyorum. Ama yine inatla söylüyorum ki, Türkiye'nin liberal demokrasiye -Kopenhag kriterlerine- taşınmasının yükünü taşıyacak partinin İslam'la barışık olması lazım. FP, Vural Savaş'ın attığı pası kullanamayacak kadar aciz bir parti şu anda. İnşaallah yakında Türkiye için mi, Erbakan için mi var olduğu tercihini kullandıktan sonra, biz sadece tesettürlüler için mi varız, yoksa Türkiye'nin özgürlüğü için mi varıza gelecekler...

    28 Şubat süreci bitti mi?

    - Bitti. Aralık ayında Helsinki anlaşmasıyla! 28 Şubatçı mentalitesindekilerin işi Türkiye'de bitti. Ama tabii ki can çekişecek, saldırıda, atakta bulunacaklar, ama sonları geldi.

    Yayın yönetmeni sonunda sizi işten kovacak mı?

    - Ben işten atılmayacağım.

    Evlilik nasıl gidiyor, ufukta yeni bir aşk var mı?

    - Yaa şimdi benim çok işime gelen bir evliliğim var, niye bitsin (kahkahalar).

    Kör eden aşk dört yıl sürer

    Aşkınız için gözünüzü kırpmadan istifa ediyor, aynı gün eşinizden ayrılıyor, yetmemiş gibi bir de bunları kitabınızda anlatıyorsunuz. Türk erkekleri pek böyle yapmazlar...

    - Kadınlar da bunu pek sık yapmazlar, onlar da erkekler kadar riyakardır, önce onu söyleyeyim. Ben yıllar sonra bir ben-i adem olduğumu farkettim; ürkeklikleri, cinsel korkuları, sosyal korkuları olan, kendi kendisiyle kavgası yüksek bir adam! Bunları yazdım. Yayımladıktan sonra avantajlıydım; artık korkacak birşeyim yoktu!

    Kitabınızda yazdığınız şu aşk enzimleri meselesi nedir? Aşk niye dört yıl sürüyormuş!

    - Bunu ben değil, bilim söylüyor. Ama ben bir test de uyguladım çevremde; aşkı dört yıldan fazla sürene rastlamadım. Vuslata ermiş bir aşk tabii... Sonra dostluk enzimini yeşertebiliyorsan karşılıklı, o birlik beraberlik hayat boyu sürüyor. Aşk gidince sevgi, hoşlanma, sempati gidiyor demek istemiyorum elbette. Ama aşkın verdiği o kör olma hali gidiyor.

    Niye karı-kocalar hep bir süre sonra illa ki ‘‘dost’’ olduklarını söylüyorlar? Niye sevgili olarak kalınmıyor ya da aşk bitince ayrılınmıyor?

    - Dostluk derken, Neriman benim en yakın fikir arkadaşım, iletişim kurabildiğim insan. Aşkla gelen sıcaklık ise duruyor.

    28 Şubat’ın romanı

    Cüneyt Ülsever, Rumeli göçmeni bir ailenen oğlu. İlkokula kolejde başlayıp, Boğaziçi'nde, Amerika'da, Johns Hopkins ve Columbia Üniversiteleri'nde ve Harvard'da tamamladı eğitimini.

    ‘‘Eşitlerin arasında’’ olduğu Ankara'dan, İngiliz Okulu'nda okuduğu İstanbul'a gelip fakirliğini farkettiği zaman başladı belki hayatı anlamaya. Şartlar onu, döneminin pek çok genci gibi Marks'a götürdü. Bebek tepelerinde, devrim yapacağına inanan, piposu ve sakalıyla tıpkı Che'ye benzeyen bir genç, öğrenci lideriydi. Ancak Amerika'ya gittiğinde Che'nin modası geçmişti. Döndüğünde ‘‘liberal’’di artık. Özal'la tanıştı, çok etkilendi. Gözünü kırpmadan özel sektördeki işini bırakıp, dörtte bir maaşla kamuya geçti. Emlak Bankası Genel Müdür Yardımcılığı'na getirildiğinde hala iyi birşeyler yapabileceğine inanıyordu. Ama ‘‘Dün akşam Sayın Başbakan dedi ki...’’, ‘‘Koskoca holding sahibini kapıda yarım saat beklettim’’ günleri çabuk geçti. Devleti ‘‘çıplak’’ görmenin keyfini ve utancını birarada yaşadı.

    Bu arada evliydi ama bankada bir kadına aşık olmuştu. Bir aşk skandalının dilden dile fısıldanmasına izin vermedi, üçlü kararnameyle geldiği görevinden tek bir imzayla istifa etti. O akşam eşine, ‘‘aşık olduğunu’’ söyledi. Çok az Türk erkeğinin yapabileceğini yaptı, oturup bunları Teneke Evin Torunu adlı kitapta samimiyetle yazdı. Romanı Kara Dul ise adına bakmayın bir siyasi gerilim romanı; bir kamu bankasının soyuluşunun hikayesi. Ülsever şimdi ‘‘28 Şubat'ın Romanı’’nı yazıyor. Ömrü oldukça da her dönemi, bir roman kurgusuyla yazacağına söz veriyor.

    Teneke Evin Torunu

    Eski bir Marksist, bir dönemin atesi, şimdinin liberali ve ‘‘elhamdülillah Müslüman’’ı. Özal'ın eski prenslerinden deyince itiraz ediyor: Prens yardımcısı! İnsan kaynakları uzmanı, eski bankacı, politikacı, danışman, ekonomi ve siyaset yazarı, romancı.

    Bütün bunları sayınca hemen aklınıza gelmeyebilir de, son aylarda FP'lilerin ‘‘haklarına’’ da sahip çıkan, ‘‘28 Şubatçı karşıtı’’, ama sonunda FP Genel Başkanı Recai Kutan tarafından Genelkurmay'a ‘‘gammazlanan’’ Hürriyet Gazetesi yazarı Cüneyt Ülsever deyince hatırlayabilirsiniz.

    AL SANA CÜNEYT!

    Yazılarında epeydir, Türkiye'nin laikler ve İslamcılar diye bölünmesine de karşı çıkan, demokrasilerde herkesin, ‘‘tesettürlülerin bile’’ hakları olması gerektiğini söyleyen, bu nedenle 28 Şubatçılar'dan habire ‘‘dayak yiyen’’ Ülsever, son olarak Recai Kutan tarafından Genelkurmay'a ‘‘Ben söylemedim ki, o dedi’’ diye şikayet edilince patladı:

    -Ben, sizin gasp edilen haklarınıza sahip çıkıyordum (...) Siz beni sattınız!

    -Sayın Kutan, birileri size ‘Hött!’ dediği zaman, ‘Al sana Cüneyt!’ demeyin. Yakışmıyor!

    LİBOŞ ŞERİATÇI

    Bir yandan da FP karşıtı insanlar tarafından ‘‘Liboş’’, ‘‘Şeriatçı’’ diye suçlandı. Yani ne FP'ye ne de 28 Şubat yanlılarına yaranabildi. Gerçi bu yazıdan sonra 100-150 e-mail ve telefon aldı ve bunların yüzde 70-80'i FP'lilerdendi: ‘‘Özür diliyoruz, iyi ki partiyi deştin, bu kafayla biz bir yere varamayız’’ diyorlardı. Hatta parti genel başkanı olmasını teklif edenler bile oldu! Ama o, bu partinin sadece haklarını savunuyordu, görüşlerini değil. ‘‘Sağcının solcuya, Kürt'ün Türk'e, laikin İslamcıya, aynı hamurun farklı pişirimleri kadar benzediği bir ülkede, farklı olmak’’ istiyordu.

    POLİTİKA VE AŞK

    Ülsever'i farklı kılan, sadece bu son tartışmalar ve yayın yönetmenine zıt düşüncelerini yazabilmesi değil. Gerçi hayatının önemlice bir bölümünü Teneke Evin Torunu adlı kitapta anlattı ama kitapları pek çok yayınevi tarafından basılmadığı, sonunda Timaş Yayınevi'nden çıktığı ve bu yayınevi de ‘‘sağcı’’ olduğu, bu nedenle her kitapçıda kitapları bulunmadığı için, pek çok kişi tarafından okunamamış olabilir!

    İşte bu yüzden Ülsever'le kendisini, yani Türkiye'nin geçmişini ve geleceğini; FP'yi ve 28 Şubatçılar'ı; politikayı ve aşkı konuştuk...

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı