Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

1908’e kadar bugün ayyaşlar bayramıydı

Ramazan bayramınız kutlu olsun! Bir grup İstanbullu, bundan 93 sene öncesine kadar bayramın ilk gününü alışılmadık bir şekilde kutlardı.

Şehirde ne kadar içki ve esrar düşkünü varsa toplanır, Edirnekapı'daki iki ayrı mezarı ziyaret edip álem yaparlar ve bu kutlamaya ‘‘Ayyaşlar Bayramı’’ denirdi. Ziyarete gidilip başında içki ve esrar içilen bu mezarlar İstanbul'un en namlı içicilerinden Bekri Mustafa ile günde 50 dirhem afyon çeken ve 134 yaşında ölen Urfalı Hacı Ahmed Ağa'ya aitti. İşte, artık hakkında hiçbirşey bilinmeyen bu ‘‘Ayyaşlar Bayramı’’nın ayrıntıları...


Bir ramazanı daha eskilerin söylediği gibi ‘‘hayırlısıyla idrak ettik’’ ve bayram geldi. Bayramınız kutlu olsun!

Benim, her ramazanda şahit olduğum garip bir hadise vardır: İçki düşkünü olan, ellerinden kadehi bir an bile eksik etmeyen bazı tanıdıklarım, ramazanda tevbe eder, ağızlarına içkinin damlasını almazlar. Sorduğumda ‘‘Bu ay içmek günahtır, zaten günaha giriyoruz ama hiç olmazsa bir aylığına işlemeyelim’’ derler.

BAYRAM GELDİ, ÇOK ŞÜKÜR

Bu mantık, bana bundan asırlarca önceki bir ádeti hatırlatır: Ramazan ayının sonunda herkes ramazan bayramını kutlarken, çok ufak bir grubun o gün bir başka bayramı, ‘‘ayyaşlar bayramı’’nı kutlamasını...

‘‘Ayyaşlar bayramı’’, İstanbul'da İkinci Meşrutiyet'in ilánına, yani 1908'e kadar asırlar boyunca hiç aksamadan devam etmiş bir gelenekti. Ramazanda ağzına içki koymayan, topaklarına el uzatmayan alkoliklerle esrarkeşler bayramı dört gözle bekler ve o gün büyük bir coşkuyla kendilerine mahsus bir başka bayramı kutlarlardı.

Ama bu kutlama öyle büyükleri ziyarete gitmek, el öpmek yahut hürmet arzetmek gibi değil, kendine mahsus bir şenlik ve ziyaret şeklinde olurdu: Ayyaşlar tarafından neredeyse evliya mertebesine çıkartılan iki kişinin mezarına gidilir ve mezarların başında vur patlasın çal oynasın eğlenilirdi.

İşte, bundan 93 sene öncesine kadar İstanbul'a mahsus ádetlerden biri olan ‘‘ayyaşlar bayramı’’nın ayrıntıları:

İstanbul halkı ramazan bayramını kutlamaya başlarken bir garip kafile Edirnekapı tarafında buluşur, sur kapılarından dışarıya sessizce süzülüp ilerlemeye başlardı. Bunlar şehrin en ifláh olmaz esrarkeşleri ve serhoşlarıydı.

Ramazan boyunca mubarek aya saygı göstermişler, ağızlarına içkinin damlasını koymamış, esrar çekmemişlerdi. Artık ramazan sona ermiş, dolayısıyla perhizlerinin de sonu gelmiş demekti.

100 KÜSURYILESRARÇEKMİŞ

Otakçılar'
a vardıklarında sayıları daha da artar, ellerinde ‘‘dem’’leri yani içkileri olduğu halde sur kapısının hemen sağındaki salaş kahvede durur, öteki yoldaşlarının gelmesini bekler ve şişeleri kafalarına dikerlerdi. Kalabalık gittikçe artar, yeni gelenler Otakçılar tarafına doğru ilerler ve şimdi çıkmaz bir sokak olan Fethi Çelebi Caddesi'ne sapıp yolun sol tarafındaki mezarlığa dalarlardı.

İstanbul'un tarih boyunca gördüğü en namlı içicisiyle esrarkeşinin kabirleri buradaydı ve kutlama mekánı da işte burasıydı: Bekri Mustafa ile Urfalı Hacı Ahmed Ağa'nın mezarları...

Bekri Mustafa'nın kim olduğu malum... Dördüncü Murad zamanında yaşadığına inanılan, padişahın en yakınlarından biri olduğu söylenen, içkisiyle, fıkralarıyla ve hikáyeleriyle efsaneleşmiş meşhur serhoşumuz... Urfalı Hacı Ahmed Ağa ise, oldukça uzun bir hayat süren ve dünyadan 1801 senesinde 134 yaşında ayrılan İstanbul'un en namlı esrarkeşi...

Ayyaşlar, birbirine yakın olan işte bu iki mezarın başına böyle bir hay-huy içerisinde gelir, ceplerde ve ceketlerde taşınan şişeler de birer ikişer çıkartılır, salına-devrile yürüyen kafile asıl bayramlaşmayı mezarların başında yapardı.

MEZARBAŞIGAZELİ

Bayramlaşma denilen iş öyle birbirleriyle kucaklaşma yahut tebrikleşme değil, tam kendilerine láyık biçimdeydi: Artık iyice keyiflenmiş olan serhoşlar ellerindeki şişeler nefes almaksızın kafalarına diktikten sonra, şişelerin dibinde kalanları gülsuyu serper gibi mezarların üzerine serperler, böyle yaparak mezarları kutsadıklarına inanırlar, sonra ‘‘bayram ikramı’’na başlarlardı.

İkram, serhoşların ikişer ikişer gruplar haline gelip ceplerinden çıkarttıkları diğer şişeleri birbirlerinin ağıza götürmeleri demekti. Gruba katılmayan ayyaşlar da tek başlarına bir kenarda içip sızarlardı.

Bayram merasimi bu kadarla kalmazdı, artık sıra serhoş ve esrarkeşlerin, kendilerine pîr kabul ettikleri Bekri Mustafa ile Hacı Ahmed Ağa'nın mezarlarını süslemelerine gelirdi. Bayram yaza rastlamışsa mezarları gelinciklerle ve papatyalarla, ama sert kış günlerine denk gelmişse bu defa da defne ve taflan dallarıyla donatırlar, kendi akıllarınca güzelleştirirlerdi.

İşte bu arada gür sesli bir serhoş, daha eski zamanlardan kalma bir gazeli nağme ile okumaya başlardı. Gazel ‘‘Ben şehid-i bádeyim dostlar demim yád eyleyin’’ yani ‘‘Dostlar, ben şarap şehidiyim; yaşadığım ánı yádedin’’ diye başlar, ‘‘Neyle, meyle bir alay mahbub ile her dem geln / Bezm-i cem áyinini kabrimde mu'tad eyleyin’’ (Neyle, şarapla be dostlarla her an gelin ve içki meclisini kabrimde kurun) gibi mısralarla devam ederdi. Kafileye meraklıların da katıldığı olur, bu garip áyini bir köşede sessiz sadasız ama derin bir hayret içinde takip ederlerdi.

AZGINLIKBURAYA KADAR

Esrarkeşlerin bayramlaşması ise başka türlüydü. Hacı Ahmed Ağa'nın mezarının etrafına halka halinde oturur, kalın sarılmış ve elden ele gezen esrarlı sigaradan nefeslenip dururlardı. Tören mekánı bazı bayramlarda daha ötelere taşınır, Silivrikapı dışındaki Kozlu Meydanı'ndaki kır kahvesinde devam ederdi. Polisler resmi kıyafetleriyle dem çekenlerin arasına karışır, esrar resmen yasak olduğu halde hiç müdahale etmeden olup biteni seyrederlerdi.

‘‘Bayram merasimi’’nin son bulduğu yer, Edirnekapı'daki sur kapısıydı. Mezarlıktan buraya kadar neş'e içinde, şarkılar söyleyerek gelen kafilenin sesi kapıdan içeri girildiği anda kesilir, bir sene sonraki bayrama kadar bir daha duyulmaz ve herkes bir tarafa dağılırdı.

Ayyaşlar bayramının kutlanması ádeti İkinci Meşrutiyet'e kadar devam etti ama şehir hayatındaki ve hayat şartlarındaki değişmeler yüzünden bu tarihten sonra unutulup gitti. Ben, bayramla ilgili bütün bu bilgileri, Meşrutiyet öncesinde bu kutmalara katılmış olanlardan birinin, Ahmet Hamdi Tanyeli'nin bundan yarım asır önce yazdığı kısa bir nottan naklettim.


Esrarkeşler pîrlerinin mezartaşını koruyamadılar


‘‘Mezartaşları, bir milletin tapu kayıtlarıdır’’ derler. Bu taşlar bazılarımıza her ne kadar ürkütücü ve soğuk gelse de hem geçmişimizin kayıtları, hem de mermer üzerine yazılmış kültürel ve folklorik belgelerdir.

İstanbul mezarlıkları, bundan yarım asır öncesine kadar böyle birbirinden ilginç taşlarla doluydu. Bazıları asırlar öncesinden kalmaydı, o devirlerin ádetlerini ve sosyal hayatını yansıtır, birçok bilinmeyeni öğretir, yaşanan ándan geçmişe açılan bir kapı olurdu.

Derken zaman geçti, şehir ‘‘imar’’ ve ‘‘genişleme’’ denilen büyük bir tahribe uğradı ve taşların çoğu buldozerlerle, kazıcılarla, kepçelerle paramparça edildi. Bunları toplamak, özellik taşıyanlarını ayırıp bir yere koymak kimselerin hatırına gelmedi ve asırlar öncesinin mermer kayıtları birkaç senede yokolup gitti.

Şimdi varolmayan bu taşlar arasında ayyaşların ve esrarkeşlerin her ramazan bayramının ilk günü ziyarete gittikleri Bekri Mustafa ile Urfalı Hacı Ahmed Efendi'nin taşları da var. Hacı Ahmed Efendi'nin taşı Edirnekapı'dan Eyüp'e inen yolun sol tarafındaki küçük mezarlıktaydı, sonra mezar bekçisi tarafından yerinden sökülüp bahşiş karşılığı gösterilmek üzere oradaki bir kulübeye taşındı ve derken kayboldu. Taşın burada yayınladığım fotoğrafı bundan 70 yıl kadar önce çekilmiştir ve üzerinde ‘‘Meşhur yevmiye (günlük) elli dirhem sulümen ve afyon ekl iden (yiyen) yüz otuz dört yaşında fevt olan (ölen) Rühávi (Urfalı) es-Seyyid el-Hác Ahmed Efendi ruhuna fátiha. Sene 1216 Muharrem (Mayıs 1801)’’ yazılıdır.

Bekri Mustafa'nın taşı da aynı akıbete uğradı. Aslında, üzerinde ‘‘Bekri Mustafa’’ yazan iki ayrı taş vardı, biri Edirnekapı'da, diğeri Eminönü'ndeydi ve zamanla her ikisi de kayboldu.

İşte, ‘‘Ayyaşlar Bayramı’’ndan bugüne gelenlerin, daha doğrusu hiçbir şeyin gelememesinin ve İstanbul'a mahsus bu folklorik şenliğin sadece birkaç satırlık nottan ibaret kalışının öyküsü...
X