Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

12 Eylül’e doğru ve Türkiye-Rusya ekseni

Yüksek Seçim Kurulu, anayasa değişiklik paketi ile ilgili referandumun Ak Parti’nin tasarladığı gibi 60 günlük değil 120 günlük süre hesap ederek, 12 Eylül’de yapılmasını kararlaştırdı.

Referandum, 12 Eylül’de.
Ak Parti yetkilileri, kararın “siyasi” olduğu tepkisini verdiler. Anayasa değişiklik paketini tek başına bir gayretle TBMM’den geçiren Ak Parti açısından referandum tarihinin onların istediği gibi Temmuz ortasında değil, 12 Eylül’de yapılacak olması, bir “siyasi yenilgi” sayılabilir mi?
Taktik planda görünen o. Ama “stratejik plan”da, 12 Eylül rejiminin “deli gömleği”nin Türkiye’nin üzerinden çıkartılmasını öngören bir “halk oylaması”na 12 Eylül günü gidilecek olması, anayasa değişikliklerinin bir “güvencesi” gibi gözüküyor.
Şimdi bütün soru, 12 Eylül’e dek dört ay gibi, Türk siyaset gündemi açısından hayli uzun bir süre olduğuna göre, “bu terazi bu sikleti çeker mi?” sorusu.
Referandum tarihinin parantezi, sanılandan daha fazla açıldığına göre “parantez”in içine çok sayıda “provokasyon”un sığdırılması, siyaset sahnesinin yeniden dizaynı gibi hesapların da yürürlüğe konulabilmesi için yeterli süre bulunacak demektir.
“Siyaset sahnesinin yeniden düzenlenmesi”, kuşkusuz, “Deniz Baykal’sız bir CHP” ile yola çıkılması için gerekli hazırlıkların ikmal edilmesi anlamına geldiği gibi, “kasetli bir Baykal”dan bir “mağdur ve aziz Baykal” üretilerek 12 Eylül’e doğru gidişatın denenmesi ihtimaline de açık bulunuyor.
Elbette, bu “çerçeve” içine Ak Parti’ye yönelik “kapatma davası” açılmasından, Anayasa Mahkemesi’nin yine bir tür “yetki gaspı” yaparak anayasa değişikliklerini iptali ihtimali de sığabilir. CHP, bugün Anayasa Mahkemesi’ne başvuruyor. Anayasa Mahkemesi’nin “CHP kaynaklı” başvurularını geri çevirme alışkanlığı bulunmayan sicili, Türkiye’nin yakın geleceğine ilişkin bir “siyaset ve hukuk kaosu” tahminlerini de, ister istemez, besliyor.
Türkiye, önümüzdeki bu yaz, pek “tatil” yapacağa benzemiyor…
***            ***            ***
Baykal kaseti, referandum tarihi vs. derken Türkiye öyle içine kapanmış bir ülke profili çiziyor ki, ülkenin yakın ve orta vâdeli geleceğinde “belirleyici” önem taşıyan gelişmelere de kafamızı çevirip bakmıyoruz bile.
Rusya Devlet Başkanı Medvedev, Ankara’la sanki lâf olsun diye uğradı, geçti. Oysa, Türkiye ile Rusya arasında uluslararası sistemin tüm önemli merkezlerinde “Ne oluyoruz?” dedirtecek önemde bir dizi anlaşma imzalandı.
Bundan 20 yıl öncesine kadar, Türkiye ile Rusya iki karşıt kampta yer alan komşu ülkelerdi. Türkiye’nin Cumhuriyet ve 20. Yüzyıl tarihinin büyük bölümü Rusya’ya karşı “güvenlik şemsiyesi” altında yer bulmasının hikâyesidir.
2010 yılına geldiğimizde ise Türkiye ile Rusya arasında Soğuk Savaş’ın dondurduğu aşılmaz sınırlar, Türkler ve Rusların vizesiz girip çıkacağı görünmez çizgiler haline dönüştü. Rusya’nın Türkiye’nin petrol ve doğal gazının yüzde 70’ini karşılamasının umulduğunu Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kendisi söyledi. Doğal gazda bir ülkenin kabul edilebilir “bağımlılık oranı” yüzde 35 olarak saptanıyor. Türkiye’nin 2020’lere doğru daha da artacak doğal gaz ihtiyacının yüzde 60’tan fazlası Rusya tarafından karşılanmakta.
Türkiye’nin Rusya’ya enerji alanında (ve kaçınılmaz olarak siyaset alanında) artan bağımlılığına ek olarak, ilk nükleer santralini de ihalesiz olarak Rusya elde etmiş durumda. Ayrıca, iki ülke arasında bir dizi boru hattı projesi de gündemde.
İşaretler toplandığında, Türkiye ile Rusya’nın aşırı ölçüde yakınlaşmasından söz edilebilir. Nitekim Medvedev, iki ülke arasındaki ilişkilerin “üst düzey bir stratejik ortaklık” kazanmakta olduğunu haklı olarak söyleyebiliyor.
Türkiye’nin Ortadoğu’daki hareketliliğine ve özellikle Ak Parti’ye izafe edilen “İslamcı” kimliğe gönderme yapılarak, Türk geleneksel laikleri ve özellikle ABD’nin ateşli İsrail yandaşlarından yükselen kaygılar, bir süredir “eksen kayması” üzerinde durmaktaydı.
İlla bir “eksen kayması”ndan söz edilecek ise, AB ile bağları bir hayli gevşeyen Türkiye’nin Batı’yı terk ederek “İslam coğrafyası”na yönelmesinden ziyade, Karadeniz-Kafkasya “ekseni”nde bir “Türkiye-Rusya ekseni”nin Medvedev’in ziyaretinin sonuçlarıyla taçlandığından söz etmek daha uygun olur.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun bu yaklaşımlara karşı yabana atılmaz bir tezini de hatırlamak gerekiyor. Soğuk Savaş sonrasında, Soğuk Savaş döneminin geleneksel bağlantılarının ortadan kalktığına gönderme yaparak “artık uluslararası ilişkilerde eksenden söz edilemez” diyor. Yani, ortada eksen kalmadı ki, “eksen kayması”ndan söz edilebilsin.
Doğru. Ama Türkiye ile Rusya arasında, enerji zeminindeki yakınlaşmanın ölçülerine, rakamlara, hedeflere bakıldığında bir “Türkiye-Rusya ekseni”nin inşa edildiğini ileri sürmek de yanlış olmaz.
***                        ***                   ***
Türkiye’nin ne yöne, ne şekilde, ne hızla ilerlemekte olduğu ciddi tartışma konuları.
En az “Baykal kaseti” ve “referandum tarihi”, “sıcak yaz aylarının sıcak iç politika” gelişmeleri kadar.
Postmodern siyaset döneminin özellikleri arasında, her şeyin eş zamanlı olarak ya da bir arada gerçekleşiyor olması var. İç politikada “banal” gözüken olgular ve gelişmelerle, ülkenin “stratejik dış politika” yönelimleri arasında da, dolayısıyla, bir bağlantı, bir içiçelik olabilir.
Türkiye, nereye, nasıl, hangi hızla gidiyor; iç ve dış gelişmelere bakılarak hararetle tartışılabilir.
Ama bir şey kesin, Türkiye, “yeni Türkiye”ye doğru gidiyor. Soğuk Savaş yıllarından, 20. Yüzyıl’ın Türkiye’sinden çok farklı bir içerikte, çok farklı bir adrese doğru yol alıyor…
X